28 Ekim 2005

hengame

sevilen insanin sevilmeyen insanlari sevmesi ne sevimsiz bi durum yahu. hele sevilen insanin sevilen diğer insani sevmemesi ayri sevimsiz durum..

25 Ekim 2005

zorlu gunler

ah be blogcum..
sabit diskimde sorun oldu ve bütün arşivimi kaybettim. akşam 7den beri bi yandan kurtarabildiğim kadarını kurtarmaya çalışırken öte yandan da iüsdansın tanıtım cdsiyle boğuşuyorum. ikisi de bitemedi henüz. sahur bitti ama onlar bitmedi.. gitmedi.. keşke.. ama gitti :.(
tango video arşivim, mp3ler, tango albümleri, diskografiler, fotoğraflar, filmler... 100gb'ın üzerinde kaybım var.. 120gb kadar olması gerekir.. şimdilik kurtarabildiğim kadarını kurtarmaya çalışıyorum ama çok zor çook..

19 Ekim 2005

semsipasapasaji

benim de artık bir şemsiyem var.
hayatımda ilk defa şemsiye aldım. heyecanlıyım. kelimeler kifayetsiz kaldı yine en iyisi gidip boza içeyim

hu huu

epeydir dislamisim seni be blog. darilmadin umarim.
evin hali biraz karisikti filan o yuzden bilgisayarin basina gecemedim pek fazla. kusura bakma. bi ozet gecmek gerekirse okul acildi, tango dersleri de basladi tabi ki, hatta bugun kadikoyde gosteriye ciktik tekrar. canli muzik esliginde 5 turkce tango. belgin-orkun, suzi-ben. fotolari yollarim bi ara. gosteri yuzunden antrenmana gidemedim, benim yerime gokhan abi ders verecekti. guzel gecmistir insallah. idmandan ziyade incicigin dogumgunune gidemedim ona uzuluyorum. 1 palyaco eksik oldu.. klavyemin ustu notlarla dolmus. ayca, deep wood demis ama yine bilememis kokumu. benim gibi patlicandan bozma burna sahip olsa zorlanmazdi aslinda. neyse iste
benim inciye dogumgunu hediyesi hazirlamam gerekirken o benim icin yazmis "Bir sey daha.. Her palyaçonun içinde bir özgürlük vardır..o özgürlük kabiniyle mutluluğa vesile olur.. Cogunlukla gül kokar pencerenin altında.. "
kabul ediyorum; vefasiz bi arkadas, hayirsiz bi komsu olabilirim ama seviyorum bu kizi be.
simdilik bu kadar blogcu. gorusuruz sonra yine

09 Ekim 2005

sol taraf mi?

Uyuyordun yanına geldiğimde.

Işık saçan, ruh veren ve aşkla bakan gözler kapalı şimdi.

Sarıya çalan lüle lüle uzun saçların dağılmış. Alnına düşenleri topladım örselemeden, sen uyanmadan.

Öpemedim.

Korktum, uyanacaksın diye. Sadece kokladım karşıdan.

Kaşlarının inceliğine, kirpiklerinin ok gibi düzgünlüğü eklenmiş.

Yanaklarında oluşan pembelikler, huzur içinde uyuduğunu anlatıyor bana.

Alnında biriken birkaç damla ter, geceyle uyumak için giriştiğin çetin mücadeleyi haykırıyor sanki.

Kulaklarındaki kırmızılıklar ise uyuduğun süre içinde nasıl da bir o yana bir bu yana döndüğünün belgesi adeta.

Boynundan yayılan, burnuma kadar gelen saf ve sevgi kokan kokun gözlerimin dolmasına neden oluyor bir an.

İncecik bedenini, gece tüm çabalarına karşı bozamamış, dokunamamış sana. Hakkından gelmişsin.

Ellerin iki yana açılmış, teslim olmuş gibi.

Ama hala o kadar narinler ki.

Dokunamadım.

Korktum, uyanacaksın diye. Sadece kokladım karşıdan.

Oturdum yanına ve uzun bir süre kalkmadım.

Sadece sen vardın şimdi.

Tüm oda sadece sen oluvermişti.

Yattığın yatak, duvarların rengi, tavandaki avize.

Hatta, ortalarda dolaşan oksijen bile.

Saat sana sen vardı, tik takları sen sen diyordu.

Bir an yatağında dönüyorsun.

Gözlerin hala kapalı, nefes alıp vermelerin sık ve keskin.

Alnından boncuk şeklindeki terler yastığa karışıyor.

Lüle saçların tekrar yüzünü örtüyor. Ellerinle düzeltmeye çalışıyorsun ama olmuyor. Geliyorum yardımına, şimdi elim eline dokunuyor.

Uyurken elimi tutuyorsun. Nefes almıyorum, öylece kalıyorum.

Sonra yine derinlere dalıyorsun, elin elimden kaymaya başlıyor yatağın kenarına doğru.

Bırakıyorum elini usulca. Uyandırmadan.

Tekrar kokluyorum boynunu, uzaktan da olsa.

Yetiyor bana.

Sen nefes alıyorsun ya, yanımdasın ya, ben yanındayım ya.

Geldiğimden beri hafif bir müzik kulağımı okşamakta, ancak seni rahatsız etmemekte.

Şimdi seninle dans ettiğimiz şarkı çalıyor.

Hani gözlerimizin sadece gözlerimize tutuklu kaldığı, başkalarını hiç ama hiç görmediği gün.

Ne kadar da çabuk bitmişti, ancak gözlerimizdeki tutukluluk aynen devam etmekteydi.

Zaten hiçbir zaman bu mahkumiyet bitmeyecekti ki.

Sen gidene kadar.

Yıllardır gitmedin.

Hiç gitme olur mu?

Sağlığınla, aşkınla, ruhunla, hep yanımda ol.

Ben seni beklerim baş ucunda, ne kadar beklememi istersen.

Severim, ne kadar sevmemi istersen.

Tüm ömrümü veririm, istediğin yıl kadar.

Tüm ruhumu ruhunun emrine de veririm, istediğin ruh kadar.

Ben...

Ben senden bir şey isteyemem. Sevgini bile.

Kıyamam.

Bunları düşünüyorum ya;

Korktum, sen uyanacaksın diye. Durdurdum düşüncelerimi.

Hayallerimden düşüp de incinme diye.

İyisi mi ben de kapatayım gözlerimi, başımı yanına koyayım, nefesini içime çekmek için.

Bu kez benim tarafıma dönüyorsun ve gözlerin aralanıyor.

Açık ela gözlerin beni görüyor ilk.

O sevgi bakışların hala yerinde, hala bana doğru çevrili.

İçi gülümsüyor gözlerinin, görüyorum.

Bu gülümseme dudaklarına bırakıyor yerini.

Sonra da ‘Seni seviyorum’ sözcüklerine.

Bu kez eskisi gibi burnumu alnına getiriyorum ve tüm kokunu içime çekiyorum, sense dudaklarını boynuma getirip her zaman ki öpücüğünü konduruyorsun.

Bak yine hayat durdu.

Bu sefer her şey sen ve ben oldu.

Yavaş yavaş kapanıyor gözlerin yine. Masumiyetine geri döndün tekrar.

Gözlerim yine seninle, kalbim zaten çoktan senin olmuş.

Derim ya hep;

Ne istersen yaparım diye...

Olur ya, gün gelir de gitmek istersen;

Dur.

Gitme.

Ben giderim senin yerine...


gittiği yere kadar...


ebru yaşar seçen 2005

06 Ekim 2005

bir rüya gördüm bu gece

Bir rüya gördüm bu gece.
Hüzüncük çiçeklerinin güneşi görüp açası geldiği bir rüya.
Ruhumun yer yer parçalı bulutlarını silen bir rüya.
Kuşluk vakti yatıp, tilki bayıltması yaptığım anda gördüğüm bir rüya.
Anamın bir yerlerden bakıp bakıp tebessüm ettiği, sonra da gittiği bir rüya.
Müziğin notalarından kopmuş bir rüya. Tıpkı zamanım çocukluğunun yoyoları gibi.
Denizin poyraz yemiş gibi çaresizce kabarması ve hiçbir şeyi önemsememesi gibi bir rüya.
...
Bu hengamesi bol rüyada hep seni gördüm aslında.
Her karesinde sen varsın bu rüyanın.
Montajını bile ben yaptım. Seslendirmesini de.
Dinle bak;
Hüzüncük çiçeklerinin yapraklarında o güzelim mavi floş eteğini ellerinle bir sağa bir sola savurarak koşuşturuyordun.
Üzerindeki kolsuz bluz ise kara tenini ortaya çıkarmakla kalmamış cılız ama bir o kadar narin kollarının tüm güzelliğini ifşa ediyordu sanki.
Ayaklarındaki apartman topuk terlikler, o sarılası minnacık vücuduna heybet katmak istemiş. Ancak katamamış. Daha bir sevimlilik vermiş.
Saçların ise hüzüncük çiçeklerinin kokusuyla adeta bir yarış içerisinde. Sen etrafta rüzgarın hüzüncük yapraklarını okşaması gibi koşuştururken, inadına rüzgarı kıskandırır oluyorsun. Rüzgar küsüyor ve esmiyor bir an.
Gözlerindeki kaçamak bakışlar yakalanmamak için saklambaç oynuyor hınzırca.
Ama ne olursa olsun bu kaçamak oyun bile gözlerindeki anlamı ve “gel” diyen sıcaklığı saklayamıyor bir türlü.
...
Kendimi sanki kuşluk vaktindeki tilki bayıltmasında bulmuştum bir an.
Uyunası en güzel uyku saati;
Hafif, sakin, huzurlu ve kısa.
Bu koşuşturman, rüyamın içinde kovalamacıya dönmüştü.
Her zaman ki gibi bitip tükenmek bilmeyen bir duygu kovalamacasına.
Kalpten kalbe oynanan “elim sende” oyunu gibi.
Her nedense ebe olan hep ben, kaçansa sen oluyorsun. İzin vermiyorsun dokunmama.
Varsa yoksa rüyama gir, talan et duygularımı.
Gecenin bir köründe can hıraş uyanıp;
“Nasılsın? İyi misin? Seni gördüm yine” diye aramak ve seni derin uykundan uyandırmak gibi.
İşte rüyalarıma da böyle girişler yapıyorsun. Elinde biletin olmadan. Oysa tüm biletler senin, sadece “Bir bilet” demen yeterli.
...
Bir an anam gelir aklıma.
Bana sevgiyi öğreten kadın;
Gözleri güldüğünde sevginin tüm pırıltılarını saçan kadın.
Rüya bu ya;
Ara sıra, gecenin bir köründe dikilir karşıma öylece bakar, hesapsızca.
Tebessümünü eder ve “Sen bildiğin gibi devam et” der, sonra da kaybolur gider.
Senden söz ettim geçen gece ona, kaşla göz arasında.
Bu kez daha güzel tebessüm etti. Dudakları daha bir keyifle yayıldı o yüzünde.
Ve;
“Bu sefer daha iyi, devam et, hiç bırakma” dedi.
Kısacası o bile seni tanıyor. Sevmiş.
...
Eskiden apartman kapısı önünde lastiği kısa ve ucunda avuç içi kadar top şeklinde bir bez ve bu bezin içine doldurulmuş talaştan meydana gelen yoyolarımızla oynardık.
Amaç lastiğin esnemesiyle o ucundaki top olan bezi sürekli avcumuza değdirmekti.
Ne kadar da zormuş meğer. O zamanın tatlı zorluğu işte.
O yoyolarla oynarken bir şarkı dolanırdı dillerimize. Her gün başka bir şarkı.
Ama hepsi de hareketli şarkılar olurdu.
İşte seni onlara benzettim rüyada.
Yerinde duramıyorsun bir türlü.
Gülüyorsun;
Konuşurken heyecanlanıyorsun;
Bir konuyu en ince ayrıntısına kadar anlatıyorsun. Hiç muğlak bir yan bırakmadan. Yoyo gibi işte. Zıp zıp.
...
Sonra bir deniz oluveriyorsun rüyada;
Sakin.
Ama bir bakıyorum ki sonra köpürmüşsün.
Nereden aldın o poyrazı da böyle köpürdün be minnacık şey?
Olsun yakışıyor ara sıra böyle delirmen.
...
Tüm bunlar rüya içinde rüya gibi.
Gün içinde ayaktayken gördüğüm bir rüya gibi.
Sen dolu rüya.
Boynuna taktığım hüzüncük çiçeklerini andıran kolye gibi.
Senin onu sahiplenmen ve kimselerle paylaşamaman gibi.
Gözlerime bugüne kadar kimselerin bakmadığı, kurşunları andıran kararlılıkla bakman gibi.
İlk kez ruhuma bu kadar sokulman gibi.
Mihnet dolu.
Ben bu rüyayı çok sevdim.
Acaba diyorum;
Bir daha görür müyüm...?

sabah ola hayır ola...

ebru yaşar seçen 2005

teoman alpay

bir gece sabrım taşmış
başıma vurmuş bahar
dudakların yaklaşmış
benim ne günahım var

kader seçmişse bizi
senin ne günahın var
bağlamış ikimizi
benim ne günahım var

gözlerin izin vermiş
elim koynuna girmiş
böyle sevişilirmiş
benim ne günahım var

kader seçmişse bizi
senin ne günahın var
bağlamış ikimizi
benim ne günahım var

bir aşk yolu tutturmuşuz
bütün gece gitmişiz
sabahı unutmuşuz
benim ne günahım var

kader seçmişse bizi
senin ne günahın var
bağlamış ikimizi
benim ne günahım var

04 Ekim 2005


o kadar uzak degil

cennet mi?