30 Nisan 2010

klarngo


hem tango öğretir hem klarnet çalarım.

28 Nisan 2010

miloşemmame

bitmiyor anacığım. aylardır buradayım sanki. Mardin, Midyat, Urfa geçmiyor.
Urfa'da iki gece kaldık sadece ama nefret ettim neredeyse. medeniyetlerin beşiği denen bir yerin bu kadar rezil insanlara ve turizmden bihaber yöneticilere sahip olması nasıl bir birleşimdir anlamadım. sevmedim. sevemedim. Mardin ise candır. çok sevdim. insanları şahane, yönetimi harika. Midyat'ı geceden geceye gördüğüm için pek bir şey diyemeyeceğim. çok güzel telkâriler var sadece. gerçi çok bakamadık ama gümüşleri güzel. sanırım yarın sabah biraz vaktimiz olacak dolanmak için. sonra yine koşuşturmaca.

Yârim İstanbul
Gel öpeyim gerdanından

24 Nisan 2010

özgürkusturika



dün geceden güzel bir görüntü. Orçun çekmiş.
Urfa hatırası

kuskunlar

bugün öğleden beri midemde garip etkinlikler vardı. akşam da dürümü bile bir tane yiyebildim sadece. Urfa'ya gelmişiz ve Özgür sadece bir tek dürüm yiyor. mümkün mü böyle bir şey. yatarken dedim fenayım ben diye. neyse ki kendimi az buçuk tanıyormuşum. az önce yarım çöp kovası kustum. boşalttım içimdeki her şeyi. rahatladım biraz.
sonuç olarak Urfa'dayız iki gün kadar. buradan Midyat'a geçeceğiz.
yatıyorum şimdi midem daha kötü olmadan.
haydi yallah

23 Nisan 2010

hisnkeyfa

Hasankeyf'e gittik bugün.
bu saatte niye ayaktayım?
tam yatmak üzereyken önce boynu tutulmuş bir Eylül baskın yapıp kas gevşetici sürdürdü sonra da Süriş hoca gelip bankaya gitmemiz gerek dedi.
banka dediğimiz yer ise bir iki kilometre uzaklıktaymış. yürüye yürüye ancak gittik. üzerimde pijama ile Kızıltepe sokaklarında yürümek de varmış kaderde. dönüşte de öğretmenevini girişindeki bilgisayarı açık görünce yaasım geldi. şimdi çıkıyorum odaya. çok yorgunum.
gulugulu blogosfer.
çakır çakır olaydı ya hayat

22 Nisan 2010

ışıklarsönmeyeceklo

astronomi sunumları bitti. şimdi Şakir Ağa'nın evine yemeğe gidiyoruz.
akşama da valiliğin yemeği var. beni bekliyorlar. koştum

21 Nisan 2010

birtelçektimmardinden

çok koşuyoruz.
çok internetsiziz.

18 Nisan 2010

reyhanihalaykebap

Mardin'deyiz perşembe akşamından beri. uzun uzun yazarım sonra.
muhtemelen 29'u gecesi İstanbul'a döneceğim.
çalışıyoruz bol bol.

14 Nisan 2010

pisiklet

Officer D'Mar from New York Police Department

hayatadair38

Niye gözlerin kapakları var da kulakların yok? Niye istediğim zaman kulaklarımı kapatıp, duymak istemediğim sesleri engelleyemiyorum?”

Bu isyan dolu sözleri, Elias Canetti’nin bir roman kahramanı söyler. Yaşamını kitap okuyarak geçiren birisidir ve çevreden gelen sesler onu aşırı derecede rahatsız etmektedir. O zavallı adamın bir de Türkiye’de olduğunu düşünün.

Yani gürültü kavramının bilinmediği, herkesin mümkün olduğu kadar çok ses çıkarmaya çalıştığı bir ülkede.

Trafik, korna çalan arabalar, bağıra çağıra konuşanlar, teyplerden yayılan canhıraş müzik, köpek havlamaları, inşaat gürültüleri, caddelerdeki delme aletleri... Bütangaz tüplerinin bile şarkıyla satıldığı bir ülke burası. Sürekli bir uğultu. Bilinçaltımızı kirleten frekans dalgaları.

***


Ne var ki insanlarımız gürültüyü seviyor. Dünyanın birçok kentinde insanların üst üste yaşadığı, nüfus yoğunluğunun fazla olduğu mahalleler gürültülüdür ama zenginler sessizlik içinde yaşarlar.

Bizde zenginlerin bir kısmı da gürültüyü seviyor. Özellikle tatil beldelerinde, gençler çok pahalı lokantalara gidip, kulakları sağır edecek güm güm disko vuruşları altında masadakilerin sesini duyamadan ve ikide bir kalkıp birbirlerinin kulağına bağırarak yemek yiyorlar. Bir çuval para ödeyip lokantadan çıktıkları zaman sesleri kısılmış oluyor bağırmaktan. Ve bu, eğlence yerine geçiyor. Kimin sesi çok kısılmışsa, o iyice eğlenmiş sayılıyor.

Yemek müziği denilen ve konuşmaları örtmeyecek kadar hafif olan müzik kavramı unutuldu Türkiye’de. Bar ve lokanta ne kadar pahalı olursa, müzik potansiyometresi o kadar açılıyor. Hele bir de gözünü sevdiğimin havai fişekleri başladı mı, değmeyin milletin keyfine. Patır kütür eğlenip gidiyorlar.

***


Ege kıyılarında sessiz, kendi halinde bir lokanta buldum mu “Aman” diyorum.

“Ne olur şu müziği kapatın. Denizi, dalgaları, yapraklarda hışırdayan rüzgârı dinleyelim” Biraz da şaşırarak kabul ediyorlar isteğimi.

Müzik ezelden ebede giden suskunluğu yırtma çabasıdır ama sessizliğin sesinden daha güzel bir müziği kimse yazamadı şimdiye kadar.

Bayreuth Festivali’nde Wagner’i anarken, gün batımında bütün borular Si notası üfleyerek selamlar dünyayı. Çünkü yer kürenin dönerken çıkardığı sesin notası Si’dir ama biz bu sesi duyamayacak kadar kirlettik kulaklarımızı.

(Zülfü Livaneli)

askerpostalı

bir zarf sürprizi berbat ettin be Ayça
olmadı bu. hiç olmadı

"çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı?"

yaşayalım

Seni yazmak istedim
Çok çabaladım
Yazamadım.
Aşkı yazmak istedim
Çok denedim
Yazamadım
Mutluluğu yazmak istedim
Çok uğraştım
Yazamadım
Huzuru yazmak istedim
Güveni yazmak istedim
Güzelliği yazmak istedim
Yazamadım
Yazamıyorum
Yalnız seni yaşıyorum

13 Nisan 2010

kelebek

şu aralar yazamadım pek
fırsat olmuyor teknolojiyi kullanmaya. e-postalar, Facebook mesajları filan dursun bir süre daha.
cumartesi, pazar ve bu gece ablamda kalıyorum. yarın da buradayım.
yarın gündüz de çok önemli işlerim var. 9:30'dan sonra ulaşamazsınız. telefon melefon ı ıh. iletişimsiz bir gün geçireceğim.
akşamı zor olacak. o kadar önemli. akşamı zor olacak derken vakit hemen geçecek ama akşam bana zul gelecek. istemeyeceğim.
Mardin'e gidişe bir gün daha yaklaşmış olacağım. görüntüye göre ise Mardin'den Diyarbakır'a geçeceğim.
her şey allak bullak oldu. tüm planlar istemsiz gelişiyor.
vallahi mutluyum. mutluluk ve umut hiç bu kadar aynı anda olmamıştı.
anlatırım yakında diyeceğim ama Mardin'de pek internet hayatım olamayacak gibi bir his var içimde. belki çarşamba yazarım belki hiç yazmam bilmiyorum.
hayat güzel. bahar gelse de gelmese de bana geldi.
Erdem de geldi.

gölge

Yansımamsın benim
Her şeyinle aynımsın
Ama tam tersim, aynamsın
Hem benzer hem çok farklı
Yansımam diyemem sana
Yüceltemem kendimi
Olsam olsam gölgen olurum
Gölgende bir ömür geçse
Nefesinde tufanlar olsa
Her adımın depremler yaratsa
Göz yaşlarında yunsam
Gözlerin yaksa içimi
Ayaklarının dibinde olayım kâfi

09 Nisan 2010

genişekran

dünden beri sıkıntım geçsin diye dört bölüm mü beş bölüm mü ne Geniş Aile izledim. kendimi bir Zekai, bir Ulvi gibi hissetmeye başladım.
midem çok yanıyor ya la. süt bile bastırmadı

karışmış

Bir gün
Yıllar sonra
Hüzün kaplarsa yüreğini
Sebepli ya da sebepsiz
Ve aklına gelirse hatıralar
İlk önce baharı düşün
Ilık esintilerle dolu baharı
Hayatın canlandığı mevsimi
Bir ağacın uyandığını yakasında yeşillerle
Umudun tazelendiği günü düşün
Ve beni
Bir de beni düşün…
“Beni biri öyle sevdi ki…” de içinden
Gülümse
Ama yaşlanmasın gözlerin
Hele ki yıkanmasın yanakların
Sakın…
Sadece gülümse
“Keşke” de deme sakın
“Öyle olması gerekiyordu”
“İmkânsızdı”
“Zaten ben sevmemiştim”
“Sadece yüreğim karışmıştı…” de
Böylelikle fazla takılmazsın
Bir gülücük de böyle atarsın maziye
Ama sen unutma yine de demeyi;
Beni biri öyle sevdi ki…

sahi… bu kaçıncı bahar?..
ebru yaşar seçen 2010
bahar

08 Nisan 2010

elhızıdomuzunhızı

internetim hızlandı bugün. Superonline'a geçtik. 10Mbps hızında kotasız bağlantım var.
hızlı gibi. görüntü öyle. cart curt yükleniyor hemencecik.
şu anda projenin prgramı ile uğraşıyor olmam gerekirdi ama hiçbir şey yapasım yok. zaman geçsin diye malak olup yatmak istiyorum.

kukumavkuma

kuma demek eklenti demekmiş arapçada.
çok sevdim. insanlara naber lan eklenti diyesim geliyor. küfür gibi ama değil gibi de. sempatik laf böyle oluyor demek ki.
sempatik sıfat tamlaması...

evlilik

bugüne kadar evlilikle ilgili en büyük korkum giyim kuşamdı.
yıllarca neredeyse her kıyafetim peder beyle ortak olduğu için evlenirsem ne yaparım diye düşünüyordum. dün dikkat ettim ki kendi dolabım olmuş benim çokçadır. benim olan, peder beyin giymeyeceği türde yirmi civarları göynek var. kazak filan desen onlar da bir sürü olmuş. penyeleri saymıyorum bile. kendisi giymez ev haricinde.
bir de dolaptaki göynekleri incelik kalınlık, yazlık kışlık değil de renk yelpazesi içerisinde asıyorum. onu keşfettim. siyahtan beyaza doğru sıralıyorum. üşenmezsem resmini çekerim bir ara.
birazcık pantol yüklemesi yapmam gerek şu sıralar. gözüme çarptıkça alıyorum gerçi. ha niye böyle giyim kuşam gazına geldim onu da bilmiyorum.
zaten göynek takıntımı da anlayabilmiş değilim. doksan civarı göynek var evde ulan ama hâlâ bir kıyafetçiye girdiğimde ilk baktığım reyon göynekler oluyor. saplantı olmuş herhalde.
her neyse, böyle işte. hayat güzel, hayat hoş, eğlen coş tey tey teyyy
son dönem gelişmeler güzel. her alanda güzellikler mevcut. hayırlısı olsun.
müziğe biraz daha yüklenebilsem çok daha şahane olacak. şimdilik tek eksiğim o.
oha lan ne demek tek eksiğim o. vay anasını. gerçekten de öyle ama be. müzik çok mutlu ediyor. neredeyse tek mutlu olduğum zaman hatta. eyvallah, tango da çok güzel ama müziğin yeri ayrı. tek notaya yüzlerce kez vurabilirim veya Burçin abi ile saatlerce aynı şeyi yapmak sıkmıyor mesela. aksine, keyif alıyorum.
benim için tangonun keyfi ise dans kısmı değil tam olarak. bilgi paylaşımı, sosyal ortam, farklı insanlar kısmı daha keyifli. insanlara bir şey anlatmayı çok seviyorum. inanılmaz büyük bir haz. keşke tüm ömrümü böyle geçirsem. sürekli bir şey öğrenip başkasına öğreteyim. hayat böyle güzel. ticaret micaret tiksinç. paralı serbest meslek erbabı olmaktansa kıt kanaat geçinen sanat adanmışlığını tercih ederim. neyseki etrafımda böyle insanlardan da bir sürü var. işin güzel yanı şu ki hiçbirisi pişman değil.
gün gelecek o da olacak. adımları doğru atmak gerek. ha bir de maddi getirisi olduğunda tadından yenmiyor.
azıcık aş, huzurlu eş, sevdiğin iş
gerisi kolpa
sevdiğin şeyleri yapmaya zamanın ve fiziksel-zihinsel gücün kalmadıktan sonra para ne işine yarayacak. millet yarını kurtarmak için yaşayıp kendi yaşamını bok ediyor. ölüp gideceksiniz be cancağızlarım. bırakın hırsı, öfkeyi. yarını düşün, tamam ama bugününü beş yıl sonrası için bok etme. sağlıklı olacağın günlerin sözleşmesi yok ki.
hayat güzel, sanat güzel, sevinç güzel, huzur güzel...

07 Nisan 2010

güzelbirgözattıbenibuderinsevdaya



Güzel bir göz beni attı bu derin sevdaya
Benziyor şimdi benim ömrüm uzun rûyaya
Yâri karşımda görsem de dalarım hülyâya
-Senle durmak derdnâk eyler beni
Senden ayrılmak helâk eder beni-
Benziyor şimdi benim ömrüm uzun rûyaya

(Osman Nihat Akın)

kekkalıbı

dün gece çok fena keklendim. detayları yazmayacağım ama yüreğime iniyordu az kalsın. öyle böyle değil.
yazacak başka şeyler de var ama şimdi bankaya gitmeliyim

05 Nisan 2010

yeşillendik

diyorum lan hayat güzel artık diye.
Erdemim İstanbul'da artık. Hava Harp Okulu çıkmış yumurtasından. en az beş altı yıl burada artık. şahane şahane. her şey daha da güzel olacak. istersek olur. istiyoruz. isteyenin bir yüzü kara vermeyenin iki yüzü
Dolmabahçe Sarayı'na taşınıyorum lan haftaya. yatağımı alır giderim. içeri almazlarsa kapısında filan yatarım. illa ki birisi acıyıp alır içeri

hoşgelmişbahar

bahar geldi lan nihayet. artık temelli geldi herhalde. dün şahaneydi hava. sabahtan bir derslik sınav vardı. gitmedim. gitsem mal gibi kalacaktım çünkü. yetişme ihtimalim düşüktü. zaten birinci sınıfın dersiydi. çok da önemli değil.
öğlene doğru çıktım, tükkana geldim önce bilgisayarı ve Gulüm hocanın dergilerini almaya. otobüste Ercan Amca ile karşılaştım. Gürpınar'dan dönüyormuş. neyse, hav açok güzeldi. ter içinde kaldım. nesi güzel diyebilirsiniz ama sıcak iyidir. soğuktan iyi en azından.
tükkandan hemen çıkıp Baila'ya gittim. barrida çalıştık. oradan koşa koşa öğlenki sınava yetiştim. yarı yarıya yaptım işte. ha bu arad açok sevindim. belki daha önce de aynı şeye sevinmişimdir ama bu sefer gerçekten çok sevindim. iktisat değil, işletme öğrencisiymişim. ben epeydir iktisat okuyorum sanıyordum da moralim bozulmuştu ne yapacağım edeceğim diye. sınava girip de kimliğimde işletmeyi görünce moral doldum birden. asıl işletme filan değil de geçen sene mis gibi bölümler açtılar AÖF için. sosyolojiyi filan tercih ederim. geçmiş ola artık. arayıp sordum yatay, dikey, paralel, çapraz, selanik geçiş filan yokmuş.
sınavdan sonra Baila'ya antrenmana döndüm. akşama kadar oradaydım. güzel geçti. çıkışta sütlaç yedim. dört tane yemem gerekiyordu aslında ama vakit yok diye bir taneyle idare ettim. bir sonrakine dörtlerim artık. ardından Beşiktaş'a kadar yürüdük.
gece ablama gidecektim, telefonda konuştuğumuzda üç dört gibi mi gelirsin dediğinde ne işim var la o saatte demiştim. kırk beş dakikaya yakın metrobüs bekledim. üç dört tanesi boş boş geçti. ardından metrobüste kavga çıktı. arkada bir çift birbirine girişti. sonra küfürler filan. yol boyunca herif karıya kalitesiz orospu, karı da herife çulsuz aşağılık dedi. tokat mokat bir şeyler oldu. millet karıştı. metrobüs durdu öff dedim. aynı evde yaşayan genç zibidilermiş. söylediklerinden çıkan sonuç o. hatta evin kirasını kız veriyormuş fakat çocuk da ev benim diyor filan. kulağımda Mehmet Güreli olmasına karşın ister istemez duydum. varın siz düşünün bağırma şiddetlerini. uykumdan uyandırdılar be. her neyse, metrobüsten inince taksiye bindim. adam sarhoş çıktı. siftahı benimle yapıyormuş. elimde tanburu görünce müzikten bir girdi Allah dedim. TSM'yi çok severmiş, radyoyu açtı hep bunları dinlerim diye, fantezi müzik... Sibel Can'dan tiksinirmiş çünkü çocukları varken kocasını aldatmış filan. televizyonda görünce dayanamayıp kapatıyormuş. Adnan Şenses çok iyiymiş. Mustafa Keser'in sesi yokmuş ama yorumu varmış. Hülya Avşar çok iyi değilmiş ama dinlenebilirmiş. Muazzez Ersoy ise iyiymiş şarkıcı olarak.
şeritler karışa karışa, Allah'a emanet gittik. ablamın kapısına geldiğimde saat üçe on vardı. bunca şeyin üzerine gidebildiğime şükrettim. garip lan insanlar. ben de insanım.
yazacak başka şeyler de vardı ama unuttum galiba. aklıma gelmiyor şimdilik. hatırlarsam yazarım. zaten epeydir yazamıyorum doğru düzgün. küstüm sanmayasın blogosfer.
çok güzel gelişmeler var hayatta.
çok isteyelim, olsun.
Dolmabahçe Sarayı olsun.

04 Nisan 2010

acıkayıp

muhteşem bir milonga vardı bu gece. enerji yüksek, katılım şahane, katılanlar şahane... peki, ben ne yaptım? erkenden çıktıp eve geldim.
yıkanmam gerekiyordu. dün gece de evde kalmadım ve yarına kokuşurdum. kılık kıyafetim de çok uygunsuzdu. pistte herkes bana bakıyormuş gibi geldi. o kadar rahatsız oldum kıyafetimden. kadife pantol ve kısa kollu penye... eğer yıkanmam gerekmese kalırdım. sabah oradan giderdim sınava. neyse, kısmet değilmiş.
çakır çakır bir yarın bekliyor beni. uyuyayım şimdi.
yazacak çok şey birikti be

02 Nisan 2010

patlıcan

canım sıkılıyor ya la
akşam Erdem, Theo, Altuğ ve Orçun ile birlikteymişiz. sabah da oradan sınava çufçuflarım.
niye bilmiyorum ama fena sıkıntı bastırdı yine bir iki saattir.
amaan neyse ne. önce eve gidip üst baş değiştirir sonra da yallah Theo'ya giderim.

liquidtensionexperiment

aha çok garip bir şey oldu. bilim çalışıyor yine.
aklıma geldi, geçen gün tansiyonum düşmüştü. ilk defa başıma geldi. yani aslında emin değilim tansiyonum mu düştü yoksa başka bir şey mi diye. geçen hafta Elif'teyken bir halsizlik, el ayak titremesi gibi ama titreme gibi değil gibi de bir şeyler oldu. Elif ve Belgin tansiyona bağladılar. onun belirtileriymiş. hangi gündü diye düşündüm şimdi yazarken, tam bir hafta önceydi vee asıl sürpriz geliyor: o gün enerji içeceği ve uyku testine başaldığım ilk gündü. bilinçli bir test değildi ama test testtir. ha'testtir oradan! acaba onunla ilgili olabilir mi?
bir dahaki denemeyi heyecanla bekliyorum. bilim tarihine altın harflerle Altun yazdıracağım lan.
ha asıl konuya döneyim. tansiyon çok garipmiş. değişik bir his. acaba tansiyon muydu onu da bilmiyorum ki. keşke gidip ölçtürseydim ama akşam akşam kim uğraşır.
bu akşam Erdemlerle toplanmazsak bir deneyeyim enerji-uyku-tansiyon deneyini.
iki ucu boklu denek.

kahvefın

fındıklı mındıklı kahveler var ya hani. çözdüm o işi. kahveyi aromalı yapmıyorlarmış. kahve kreması aromalıymış lan. çok cahil hissettim kendimi. ben de hep kahveyi nasıl tatlandırıyorlar diye düşünüyordum. gerizekalıymışım meğer. aldım fındıklı Coffee-Mate'i aha da fındıklı kahve oldu. şerefsizim ki oldu. vallahi bak. hem istediğin kadar fındık veya kahve baskın şekilde de yapabiliyorsun.
kahve yapmayı öğreniyorum galiba artık. hiç beceremiyorum güzel tadı olan kahve hazırlamayı. koku eyvallah, şahane ama tadı olmuyor. belki de ben sevmiyorumdur da o yüzden olmuyordur. Burçin abi de öyle mesela. kokusuna hayran ama hazırladığı kahveyi içmesi üç dört saat sürüyor. laf ola diye, maksat ağız ıslansın.
zaten uykumu da kaçırmıyor.
uyku deyince aklıma geldi. geçenlerde çok güzel bir şey keşfettim. yolda çok uykum geldi. enerji içeceği aldım ve içip otobüse bindim. bir uyumuşum var ya off ne güzeldi. deneyeceğim tekrar. galiba enerji içeceği içtikten sonra daha güzel uyunuyor. şimdilik %100'lük bir oran var bu konuda. gözlemlerim böyle diyor. bir denemede bir güzel uyku. ikinciyi yarın deneyebilirim. bilemedim şimdi.

bilimsel çalışıyorum
haaa ayrıca Mardin'e gidiş tarihim değişti. 19 yerine 15 Nisan'da yola çıkıyoruz. dört gün fazladan oradayım yani. bakan emiceler erken tarihte gelecekmiş. emiceler dedim. yani tek bakan değil, iki bakan olacakmış. birisi kültür ama öbürü necidir bilmiyorum. pek umrumda da değil açıkçası. keşke olmasalar. durduk yere saçma protokoller olacak. aman şirin gözükelim şöyle olsun böyle olsun. sevemiyorum resmi daireleri ve insanlarını. özellikle Ankara'dakileri. seyrek bıyıklı asabi şahsiyet ve adamları var ya Selahattin Duman'ın deyişiyle.

daldan dala atladım ama Selahattin Duman'ı çok seviyorum. muhteşem bir ironik zekaya sahip adam. kendisini anlayamayanlara pis pis gülüp kızıyorum. aslında kızmak değil ama anlayamadıkları için acıyorum kendilerine. neyse ki kendisi o tip insanları sallayıp da kendinden taviz vermiyor. zaten verse S.D. olmazdı. benimki de laf he. ben kalkıp adam hakkında ne yorumlar yapıyorum. lan benim etim ne budum ne. hangi cüretle böyle yorum yapıyorum. cahil cesareti işte.
cesaretin bedeli diye film çekeyim.

şifa

iyileştim gibi lan. aslında çok dha iyileşmiştim gündüz ama şimdi azıcık burnum mızmızlanmaya başladı yine.
gösteri geçti. üniversite onaylı bir teşekkür belgem daha oldu böylece. sonra Baila'ya derse gittim. haftalık fırçamı yedim tabii ki. afiyet olsun. eve dönerken otobüste Ahmet Mayalı ile karşılaşmışız. o görmüş ama ben görmemişim. otobüsten inince telefon çaldı. bilmediğim numara. pek sık yapmadığım şeyi yapıp açtım. ben Ahmet Mayalı demiş ama ben nasıl olduysa alâkasız bir şey anladım. sonra o da her zamanki kibar üslûbuyla tanımış gibi yapma lan Ahmet Mayalı'yım dedi. haa dedim ben de. otobüste arkamda oturuyormuş ama nasılsa inerken birlikte ineriz diye düşünüp dürtmemiş. ben de birisini aramak içn erken inmiştim.
neyse işte. üşendim gerisini yazmaya.
yıkanmak için teşvik primi bekliyorum şimdi.
eli kolu kesik olanlara acil şifalar diliyoruz. bunun kangreni var, tetanozu var, sarılığı var... varoğluvar

01 Nisan 2010

salyangoz

yazamıyorum kaç gündür
kaptım şifayı. dün akşam rezildim. şimdi düzeldim epey ama dün çok komiktim. biraz tanbur çalışayım dedim. burnum akmaya başladı. etüdü de yarım bırakmaya kıyamayınca sümük damlattım her yere. çok komikti. contası bozuk musluk gibi damladı. hiç uzama etme filan yok. bildiğin su gibi damladı. bunları yazıyor olmam ne derece doğru bilemem ama komikti lan. öyle sümük görmedim ben daha önce.
aslında çok daha farklı şeyler yazacaktım. öyle niyetim vardı ama toparlayamadığımdan sümüğe bağladım. belki gün içinde yazarım.
akşam İstanbul Üniversitesi rektörlük binasında gösteri var.
haydi künefe yiyelim artık.